Bir an için rüyalarınızı anımsayın. Gün boyu etkisinde kaldığımız şeyler kimi zaman kılık, kimi zaman mekân değiştirerek rüyalarımıza giriyor. Aynı şekilde yaşadıklarımızı, tanık olduklarımızı, hayal ettiklerimizi, okuduklarımızı, izlediklerimizi birileriyle paylaşma ihtiyacı duyuyoruz. İşte tam da bu noktada yazmaya karar veriyoruz. İlk önce hikâyelerimiz oluşuyor.Bunun için kitapları çıkmış bir yazar olmaya gerek yok! Sadece hayal ettiklerimizi yazma kararını almamız yeterli.

Peki hikâye nasıl bir şey? Her aklımıza gelen şey hikâye olur mu? Doğru yazma teknikleriyle kesinlikle olabilir! Hikâye, tasarladığımız olayı; yer, kişi ve zaman belirterek ve kurgulayarak anlatmak demek. Hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş derinliği olan bir büyüteç gibidir.

Şimdi sizinle bizzat yaşadığım yazma  serüvenine göz atacağız. Bundan bir kaç sene önce çikolatayı çok seven ve bu yüzden başına gelen türlü aksiliklerin üstesinden gelmeye çalışan bir çocuğun hikâyesini yazdım. Hikâyem uzadıkça uzadı ve “Ekmek Arası Çikolata” diye bir kitap haline geldi.Çikolata iyi bir seçimdi. Çevremde çikolatayı seven bir çok kişi vardı. Hem de alerji olacağını bilip delice kaşınma pahasına çikolata yemeye devam eden bir çok kişi tanıyordum. Neden çikolatanın yeri benim için kırmızı suyun üzerinde yüzen pırasalar, burnumu kapatarak yemeğe çalıştığım beyin salatası, ağzımda çiğnedikçe büyüyen et yemeklerinden farklıydı?